Her durumu kendi içerisinde iki türlü ve farklı açılardan düşünmeye gayret ettiğimden midir bilmiyorum başlığımı da iki türlü düşünüyorum.

Güvenme;  Bir duygu biçimi olarak başka birisine karşı duyulan, olumlu anlamda itimat etme, sırlarını paylaşma.

Güvenme!;  (Emir kipi) Olumsuz anlamda  hiç kimseye tam olarak “itimat etme” emri.

Kime güveneceğimiz ya da güven/e/meyeceğimiz işte bütün mesele burada.

Kendi hayatımız ve yaşadıklarımız üzerine neden bu kadar çok konuşuyoruz diye düşünüyorum bazen. Sınayın kendinizi isterseniz, bir arkadaşınızla ya da herhangi biri ile konuşurken kullandığınız cümlelerin içerisinde kaç kere “Ben” geçiyor ya da yüklemler kaç kez birinci tekil şahıs oluyor?  Neden bu kadar benmerkezli olabiliyor  sohbetler? Neden mi? İnsan insanın ağusunu alıyor da ondan. İçimizdekileri aktarmak, duyguları paylaşmak aslında nasıl da güzel bir terapidir. Yaşadıklarınızı sürekli içinizde tuttuğunuzu ve kendi kendinizin hakimi ya da savcısı/avukatı olduğunuzu düşünün, bu kişisel mahkemeden bir sonuç çıkarabilir misiniz? İçimizde biriken o  zehir  ancak konuşularak akıtılabilir, bu zehir kızgınlık olabilir, öfke, nefret, sevgi ve tutku da olabilir. 

Farkında olmadan vücudumuzdaki bazı hormonlar bizleri yönetiyormuş. Bunlardan biri de oksitosin (oxytocin) yani sosyal ağ hormonu diye de adlandırılan hormon. Pek çok işlevi var bu hormonun. Ona aşk hormonu, kucaklaşma kimyasalı ve güven iksiri gibi adlar da veriliyor. Kadınlarda çok fazla görevler üstleniyor. Aldığım eğitimlerin birinde eğitmenimiz bize şöyle bir soru yönlendirmişti; “Neden kadınlar mutsuz olduklarında erkeklere nazaran başkaları ile konuşmaya daha çok ihtiyaç duyarlar?” İşte bunun sebeplerinden biri de bu hormonmuş yani kadınlar genellikle stres altında ya da travmatik bir durumda başka insanlara yakın olma ihtiyacı duyuyorlarmış, sebebi de bu salgı. Erkeklerde ise bu, kendini “donma” etkisi olarak gösteriyormuş. Bu donma etkisine sonuna kadar katılmakla beraber suskunluğun, konuşmamanın karşıdaki kişiye en büyük azap olduğunu düşünenlerdenim. Özellikle miş’li, muş’lu ifadelere yer verdim, söyleyenlerin yalancısıyım, bir kadının bir diğerine içini dökmesinin, duygularını, sevinçlerini ya da üzüntülerini paylaşmasının yegane sebebinin bu olduğunu düşünmüyorum elbette. Ancak şöyle küçük çaplı bir gözlem yaptığımda gerçekten de biz kadınların erkeklere göre çok daha fazla paylaştığımızı, konuşarak çok daha fazla kendimizi ifade ettiğimizi görüyorum. Genellikle erkekler kendilerine ilişkin özellerini çok nadir paylaşıyorlarken kadınlar güvendikleri insanlara pek rahat açılabiliyorlar. Bazen telefonda “Merhaba” bile demeden önce  “Ne oldu biliyor musun?” diye başlıyor cümleler. Yani bu denli kolay ve bu denli yakın… Burada esas önemli konu bence kaç kişi paylaşıldığı değil  paylaşılan kişilerin niteliği. Kaç kişiye koşulsuz güvenirsiniz hayatınızda? Yoksa siz de annem gibi “Güvenme dostuna O da güvenir dostuna” sözünü kendinize ilke edinmişlerden misiniz? Kaç kişi ile paylaşabilirsiniz sırlarınızı? “İki kişinin bildiği sır, sır değildir” diye mi düşünürsünüz yoksa?

Kuşkusuz çok güzel bir duygu güven ya da güven duymak. Sonunda tecrübe ve yenilen kazıklar bileşkesiyle öğrenilse de kime güvenilip güvenilmeyeceği aslında bu duygu hem çok büyük bir ihtiyaç hem de büyük bir zaaf.  Ne çelişkili değil mi? Yaşam bahçesinde kaydırak ve salıncak arasında gidip gelip oynarken tahtarevalliye binip onun bir ucunda olmak gibi güven duygusu sadece diğer ucundakini iyi seçmek gerekiyor.

Geçenlerde televizyon kanalları arasında gezinirken  bir kadının  sözüne takıldı kulağım, ne programıydı, konu neydi bilmiyorum sadece cümleyi duydum “Bana bir sır ver, otopside bile çıkmaz” diyordu kadın. Otopside bile sırları ifşa etmeyenlerden yanadır bu anlamda güven duygum. Ya sizin?