Yine horozların ötüşünü duymuş olmalı bizimkisi, erkenden ayaktayız. Sabahın 6’sı. Mecbur ona eşlik ediyorum. Onunla sabah mesaim çok erken başlıyor. Uyku mahmurluğumu üzerimden atmaya çalışırken çocuk kanalları arasında geziniyoruz. Bir çizgi filme rastlıyoruz, başlıyoruz beraber izlemeye. Bir grup arkadaşın yaşadıkları maceralar anlatılıyor.  Gözlerim ekranda ama kafamın içinde türlü düşünceler, o gün yapmam gerekenler resmi geçit töreninde adeta. Çizgi filmin sonu bir cümle ile bitiyor, hani anafikir türünden; “Gerçek arkadaşlar iyi günde de kötü günde de arkadaşlarının yanında olurlar”. Sadece son cümleye takılıyorum o anda.

Şehir yaşamı aslında beraberinde pek çok sıkıntıyı da getiriyor. Herkes her daim birşeylere yetişmeye çalışıyor. Kime sorsam “Çok yoğunum, yorgunum”, kiminle konuşsam “24 saat yetmiyor”. Herkeste kendince sıkıntılar, kafa karışıklıkları, geçim sıkıntısı, sağlık problemleri… Hal böyle olunca bir araya gelmeler de seyrekleşiyor. Seyrekleşse bile kötü anlarda yanında olmasını isteyeceklerimiz kimler? Olmasa da gelemeseler de sadece sesi ile bize yetebilen arkadaşlar, dostlar? İyi zamanlar, paylaşılan eğlenceler, bol kahkahalı, yemekli içkili sohbetlerde bize eşlik edebilecek birilerini çoğunlukla bulabilirken ya kötü anlarda kimler olur yanıbaşımızda? Aslında çok basit bir kelimede gizli bu. “Nasılsın?” Bu “Nasılsın”,günlük yaşamda kullandığımız artık dilimize sakız olmuş bir nasılsın değil elbette. Öylesine bir soru da değil. Karşımızdakinin gerçekten nasıl olduğunu merak etmek, onun için endişelenmek ya da onun mutluluğuyla mutlu olabilmek. Bir dostun diğerine “Nasıl olsun işte yuvarlanıp gidiyoruz, iş güç koşuşturma” türünden vereceği bir cevap da değil bu sorunun karşılığı. Ya da “İyiyim teşekkürler sen nasılsın?” da değil. Bu tür cevapları içermeyen çok başka bir “Nasılsın” ve çok daha ayrıntılı bir cevap bu. Tüm sevinçlerin ya da sıkıntıların bir çırpıda nefes almaksızın dudaklarımızdan döküldüğü bir cevap. Bazen gerçek arkadaşlıklarda bu bile sorulmasa da oluyor. Sormadan başlayabiliyoruz anlatmaya, biliyoruz çünkü nasılsa dinler bizi.

Emerson, “Dost kendisiyle samimi olabildiğim, yanında yüksek sesle konuşabildiğim kişidir” diyor. Bu da bir ölçüt. En yalın en doğal halimizi yansıttığımız, yanında küfür etmekten dahi çekinmediğimiz, “Yargılar mı, tuhaf karşılar mı?” diye kafamızda soru işaretleri olmadan içimizdekileri paylaştığımız, yüksek sesle konuşabildiğimiz kişidir dost. Tam tersi de mümkün, bazen saatlerce konuşmayıp da bundan hiç rahatsızlık duymamaktır. Aynı yolda yürürken farklı şeylere bakabilmek, konuşmadan saatlerce yürümek, leb demeden leblebiyi birbirinin gözlerinden anlamak, alışverişte farklı reyonlarda vakit harcayabilmek, farklı filmleri seyredebilmek ya da müzikleri sıkılmadan dinleyebilmek. En ufacık rahatsızlık duymadan içimizdekileri ya da suskunluğumuzu paylaşmak. Suskunluğun bazen en anlamlı gevezelik olduğunu keşfedebilmek.   Burada ölçüt olmayan aranmak, 1 yıl hiç konuşmasak da 1 yılın sonunda “Nerde kalmıştık?”diyebilmek. Bir diğer önemli nokta, ne paylaşılırsa paylaşılsın gün gelip aramız bozulduğunda bunu cümle aleme ilan etmemek, tabir yerinde ise belden aşağıya vurmamak,  Beraber ağlayabilmek belki de…

Tüm bunların yanı sıra bana göre en önemli ölçütlerden biri de beraber büyümek. Çocukluktan başlayan süreçte, o zamanlarda atılan temellerin yıllar geçse de çok sağlam olarak hala ayakta kalabildiğini, zaman her birimizi ne kadar değiştirirse değiştirsin sağlam temellerin bir dostluk köprüsünde ne denli önemli olduğunu anlayalı çok oldu.   İyi günde alternatif çok, sıkıntıyı ise kimse pek de dinlemek istemez. Kimse isteyerek içini daha da sıkmak, günümüz tabiriyle olumsuz – negatif  elekrik almak da istemez. Ne saçma! Bir tek gerçek arkadaşlar dinler, onlar çözüm üretir, anlarsınız gözlerinden sıkılmadıklarını. Bence en önemli anahtardır gözler, gözümün ta içine bakmalıdır, gözlerini kaçırdığı an dinlemiyor hissine kapılırım. Ve yüzlerdeki mimikler. Her anlatılan konuya göre mutlu, üzgün ifadeler alan, can kulağı ile dinlemenin yüze yansıması ifadeler… Ve daha iyi anlayabilmek için sorulan sorular.

 

Bizim butçuklar tanıştıklarında biri dünyaya gelmişti diğeri ise annesinin karnındaydı. Ve yaklaşık 50 gün sonra ilk kez birbirlerinin ellerine dokundular yeni dünyalarında. Aynı apartmanda aynı katta karşılıklı yaşamanın verdiği avantajla tam anlamıyla beraber büyüdüler. Büyürken birbirlerini ittiler, ağlattılar, bazen bir oyuncak paylaşamadılar, bazen küstüler. Büyüdükçe konuşarak iletişim kurmaya başladıkça evcilik de oynamaya başladılar, türlü türlü oyunlar icat ettiler, kavgalar azaldı, birbirlerine özel hediyeler yapmaya başladılar, çoğu akşam başbaşa, ya bizim evde ya da sevgili arkadaşımın evinde yemek yediler, beraber buz pateni pistinde denge kurmaya çabaladırlar, beraber yüzdüler, onlar birbirlerinin ilk ve gerçek arkadaşı. Her yıl geleneksel olarak fotoğraflarını çektirdik ilk yaşlarından itibaren, gün be gün büyüdüler. Daha doğdukları andan itibaren pek çok fotoğraf karesinde beraber yer aldılar. Çok iyi biliyorum ki, her ne kadar bu sağlam dostluk bizim yeni bir eve taşınmamızla biraz araya mesafe koysa da ilerde çok daha sağlam olarak devam edecek. Birbirlerinden hiç ayrılmak istemeyen bizim çocuklar ne çok ağladılar evden taşınmamamız için.

Bu sabah izlediğim o çizgi filmden sonra uzun süre düşündüm arkadaşlık üzerine. Bir yemin gibiydi sanki bu; “İyi günde ve kötü günde ve beraber büyüyerek”